İNSAN VE TANRI İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA HİNDU MİSTİSİZMİ VE İSLAM TASAVVUFU ARASINDA BİR MUKAYESE
Kilis 7 December University Journal of Theology June 30, 2026 Peer reviewed DOI: 10.46353/k7auifd.1884411 via OpenAlex
Summary
This study compares early and middle Upanishads and Advaita Vedanta with classical Islamic Sufi metaphysics, focusing on concepts such as Brahma, atman, maya, samsara, moksha, God, soul, fana, baqa, ma'rifa, and the Perfect Man. It finds that while both traditions address similar existential questions and view liberation as a transformation of consciousness rather than merely a postmortem state, their ontological and epistemological foundations differ markedly. In Hindu thought, liberation (moksha) occurs through realizing the identity of atman with Brahma, whereas in Sufism, liberation involves servitude, knowledge, and divine nearness without ontological identity between Creator and creation.
Study at a glance
| Design | comparative textual analysis |
|---|---|
| Key finding | Hindu mysticism and Islamic Sufism share structural similarities in addressing existential questions but differ fundamentally in their ontological and epistemological bases: Hindu liberation involves identity with the absolute, while Sufi liberation maintains Creator-creature distinction. |
Abstract
Bu çalışma, Hindu düşüncesi açısından özellikle erken ve orta dönem Upanişadlar ile Advaita Vedanta öğretisiyle sınırlandırılmıştır. Bu çerçevede Brahma, ātman, maya, samsara ve mokşa gibi temel kavramlar ele alınmıştır. Hindu mistisizmi ile İslam tasavvufu arasında insan, Tanrı ve hakikat ilişkisini merkeze alan karşılaştırmalı bir metafizik inceleme yapmaktadır. Araştırmanın temel konusu, Hindu düşüncesinde Brahma-ātman öğretisi ile tasavvuf geleneğinde Allah-insan ilişkisi etrafında şekillenen varlık, bilgi ve kurtuluş anlayışlarının benzerliklerini ve ayrıştıkları noktaları ortaya koymaktır. Çalışma, farklı kültürel ve dinî bağlamlarda ortaya çıkan mistik geleneklerin, insanın varoluşsal sorunlarına nasıl metafizik çözümler geliştirdiğini sorgulamayı amaçlamaktadır. İslam düşüncesi açısından ise klasik tasavvuf metafiziği esas alınmış; Allah, nefs, fenâ, bekâ, marifet, keşf, insân-ı kâmil ve Nefes-i Rahmanî gibi kavramlar merkeze alınmıştır. Ritüel pratikler, mezhepsel farklılıklar, tarihsel etkileşim iddiaları ve sosyolojik boyutlar çalışmanın bilinçli olarak dışında bırakılmıştır. Bu sınırlama ile amaçlanan, iki geleneğin mistik düşünce çekirdeğini ontolojik ve epistemolojik düzlemde daha berrak biçimde karşılaştırabilmektir. Çalışmada yöntem olarak metin merkezli betimleyici analiz ile karşılaştırmalı dinler tarihi yaklaşımı kullanılmıştır. Öncelikle her iki gelenek kendi iç bütünlüğü içerisinde, indirgemeci yorumlardan kaçınılarak ele alınmıştır. Ardından benzer kavramlar ve temalar karşılaştırılmış ancak bu benzerliklerin mutlak bir özdeşliğe işaret edip etmediği sorgulanmıştır. Bu yöntem, özellikle tasavvuf ile Advaita Vedanta arasında sıkça dile getirilen “aynı hakikatin farklı dillerle ifadesi” yönündeki indirgemeci yaklaşımları eleştirel biçimde değerlendirmeyi mümkün kılmıştır. Araştırmanın temel amacı, mistik gelenekler arasında görülen kavramsal paralelliklerin ardında yatan metafizik ilkeleri açığa çıkarmaktır. Çalışma, her iki gelenekte de kurtuluşun yalnızca ölüm sonrası bir durum olarak değil, bilincin dönüşümüyle ilgili bir süreç olarak ele alındığını ortaya koymaktadır. Hindu düşüncesinde nihai kurtuluş olan mokşa, bireysel benliğin (ātman) mutlak gerçeklik olan Brahma ile özdeşliğinin idrakiyle gerçekleşir. Bu süreçte fenomenal âlem maya olarak değerlendirilir ve cehaletin ortadan kalkmasıyla birlikte çokluk görünümü anlamını yitirir. Kurtuluş, benlik yanılsamasının sona ermesiyle zaman ve mekânın ötesinde gerçekleşen bir bilinç durumudur. Tasavvuf düşüncesinde ise kurtuluş, insanın kendi ontolojik sınırlılığını idrak etmesi, nefsin mertebelerden geçerek arınması ve marifet yoluyla ilahî hakikate yönelmesiyle gerçekleşir. Fenâ ve bekâ kavramları bu sürecin merkezinde yer alır. Ancak tasavvufta bu dönüşüm, yaratıcı ile yaratılan arasında ontolojik bir özdeşlik anlamına gelmez. Allah mutlak, aşkın, bilen ve irade eden bir varlık olarak tasavvur edilirken, âlem ve insan O’nun isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir sahne olarak değerlendirilir. Bu bağlamda insân-ı kâmil, ilahî hakikatlerin tecelli ettiği bir merkez ve bilinç düzeyi olarak öne çıkar. Çalışmada ayrıca Nefes-i Rahmanî kavramı üzerinden tasavvufta varlığın zuhuru ele alınmış, bu zuhûrun Allah’ın Zâtı ile âlem arasında ontolojik bir özdeşlik anlamına gelmediği özellikle vurgulanmıştır. Bu yönüyle tasavvuf düşüncesi, Advaita Vedanta ile bazı yapısal benzerlikler taşısa da Tanrı-âlem ayrımını muhafaza eden özgün bir metafizik çerçeve sunmaktadır. Hindu metafiziğinde Brahma çoğu zaman varlığın kendisi ve ontolojik zemin olarak düşünülürken, tasavvufta Allah mutlak aşkınlığını korur. Bu çalışma sonucunda, Hindu mistisizmi ile İslam tasavvufunun benzer varoluşsal sorulara cevap verdiğini ancak bu cevapların dayandığı ontolojik ve epistemolojik temellerin belirgin biçimde farklılaştığını göstermektedir. Hindu düşüncesinde kurtuluş özdeşlik ve benlik silinmesi üzerinden şekillenirken, tasavvufta kurtuluş kulluk bilinci, marifet ve ilahî yakınlık üzerinden anlaşılır. Bu yönüyle çalışma, mistik gelenekler arasında basit özdeşlikler kurmaktan kaçınan, kavramsal derinliği önceleyen ve karşılaştırmalı mistisizm literatürüne eleştirel bir katkı sunmayı hedeflemektedir.